Showing posts with label art. Show all posts
Showing posts with label art. Show all posts

Friday, January 04, 2013

90'larda çocuk olan biri olarak konuşmam gerekirse.

another habit says he's in love with you
another habit says he's long over due
another habit like an unwanted friend
i'm so happy with my righteous self
it's not your way... not your way
it's not your way
never thought you'd habit 
i never thought you'd, never thought you'd
never thought you'd habit 
i never thought you'd, never never thought you'd
never thought you'd habit 

Wednesday, January 05, 2011

gel.

senin buraya gelmenin sebebi sadece bizim gel dememiz değil, 
onların sana git demeleri.
hiç kimseye kötüdür deme.
aslında onlar,

bilmeden iyilik eden insanlardır.
..
ve bunu diyebildiğinizde,
yapabilecek insanların sayısı kadardır kalbinizi böleceğiniz parçalar.
(@thisth.)

Sunday, December 05, 2010

i/fucked/you/4/21/10.

aslında pek de sanıldığı gibi gerçekleşmeyebilecek bir eylem.. 2008 senesinde birlikte çalıştığımız ingiliz vatandaşı bir türk gemiciden dinledim hikayesini, şaşırdım.. 1980 döneminde, yaşadığı zulüm ve yattığı hapisten sonra ingiltere'de soluğu alan bir ateist kürt bu adam.. aklınıza, ne tanıdığınız kürtler ne de ateistler gelmesin, bu adam farklıydı.. yani kimliksiz olmaya alışmış bir adamdı ve reddediyordu zaten bütün milliyetleri.. kuzey londra'da kalmış 18 sene.. 1250 gbp aylık, 1000 gbp kira yüzünden yan iş yapmaktan dolayı elinden gelmeyen iş de kalmamış bu adamın.. adı mehmet, ellili yaşlara doğru yolu uzanan, bir yetmişlerde bir adam..
..
gemide çok fazla muhattap olmuyor insanlarla.. her zaman çok kibar ve her zaman soğukkanlı biri.. en çok ramazanda içmeyi seviyorum bu adamla.. çaktırmadan gidip, limanda iki bira şıplatıyor sonra da görev yerimize dönüyoruz, yani gemiye.. ama tabii mesai bitiminden sonra içecek kadar da profesyonel olmamız gerekiyor ve bunu yapmak bizim için pek zor olmuyor.. daha sonra, mehmet bir yatgeber hazırlıyor.. biranın getirdiği açlığın da üstesinden geldikten sonra sigaralara, mehmet'in kendisi için hazırladığı sek kahve ve bana ısmarladığı sallama çay eşlik ediyor.. ertesi gün yapılacak olanların ufak tefek planı ve sonrası allah selamet versin..
..
bir gün gene mehmet'le içiyoruz, nea moudania'da sıcak bir sonbahar akşamı.. sonra malum hikayeyi anlatmaya başlıyor mehmet.. i fuck you hikayesini..
..
"doksanların başıydı.. artık, kaynananın dırdırından bıkmıştım.. sürekli bir şikayet vardı kadında.. eve aylık 500 gbp yardım ediyor ama işten daha çok yoruyordu.. ben ingiltere'ye geldiğimde, hemen burada kalayım diye önüme gelen yaşlı bir kadınla evlenmedim.. ben 22 yaşındayken evlendim.. karım 19 yaşındaydı o zaman.. bunun anası istemedi beni.. halada laf ediyordu.. dayanamadım, 98 senesinde kaçtım ingiltere'den.. gittim hollanda'da yaşadım 3 sene.. oradan almanya.. sonra belçika derken, tüm avrupa'da yaşamadığım yer kalmadı.. ama durmuyor işte insan, hala unutmasa da illa türkiye'ye dönmek istiyor.. ingiltere'ye ilk geldiğim zaman beni bir kadınla tanıştırdı arkadaşlar.. 35 yaşlarında bir kadın.. bununla yaşamaya başlamıştım ama evlenmeyi düşünmüyordum.. kadın, çok güzel sevişiyordu ama hep üzerimde baskı yapıyordu.. eğer bir hata yapsam, ülkeden bile attırabilir gibiydi beni.. bir gün dayanamadım ve ne olacaksa olsun diyerek konuşmaya başladım onunla.. o da sanki bunu bekliyor gibiydi.. yeni sevişmiştik.. beni artık istemediğini o söyledi.. şaşırdım önce, sonra içimden sevinmeye başladım.. ama hevesimi kursağımda bırakmak istiyordu.. kibirliydi bu ingilizler.. bana gülümsedi ve "i fucked you" dedi.. ben tabii, "no, i fucked you" dedim.. sonra bana tekrar güldü ve dedi ki, seni evime aldım, sana para yedirdim ve seninle istediğim gibi seviştim.. seni kullandım.. bu yüzden, - i fuck you.."
..
sonra, mehmet "neden kaçtım ingiltere'den biliyor musun?" diye sordu ve kendi cevapladı, "artık bıkmıştım ikinci sınıf insan muamelesi görmekten.."

Friday, November 05, 2010

narciso rodriguez for him.

Bir rüyada
Elimde tuttuğumu,
elimde tutup hiç bırakmadığımı
Nereye bırakacaktım gerçekte? 
.. Artık herşey tüccarların elinde. 


ölüme sebebiyet vermek yazıyla mümkün olsa,
üstteki beşi  yeterli olurdu herhalde.
cür'et ya benimki..
sebebim olma birhan,
yaram derince.

tüccarlar hiç bir zaman hiç bir şeyi vaat etmezler;
siz, siz olun hummalı ummayın..
tüccarlar sadece 'elde'kileri alırlar çünkü.

Thursday, October 14, 2010

you don't take a photograph, you make it.

libido
dedik
madem..
mesela bu
ve arka planda
fever ray.
döner misin?
güzel
olanı
arzulamamak
mümkün
değil
çünkü.
evet ,
ters bir durum
olursa
hemen
arıyorum
155'i.

Sunday, July 18, 2010

20 belki 21.

Belki de hayatın kendisi o küçük dokunuşlardadır. Her şey elimizde olmamalıdır belki. Doyumluk değil tadımlık yaşarsak zevk alıyor olabilir miyiz? Aynı şeyin fazlasını daha az isteriz farklı şeylerden. Değişmeyen tek şeyin değişim olduğunu hayat bize her anında kanıtlamaya kendini şartlandırmış zaten. Aynı kalamıyor hiçbir şey. Bir hareketliliktir almış başını gidiyor. Saniyeler yetiyor. Beni sorarsan…  Ben hiç aynı kalamam. Kalmak istemem de. Sıkılırım. Ya da…
Belki, tutunacak uygun dalı bulamadığımdandır. Ya da, tutunduklarımın hep kendileriyle birlikte beni de kırılmaya mahkum ettiğinden. Zaman oldu, kayıp düştüm. İzi kalan yaralarım oldu. Canım yandı, ama iyileştim işte. İttir kaktır büyüdüm, büyüyorum. Boşlukta uzanan parmak uçlarım, yara izlerim ve değişkenliğimle. Gün gelecek, olabileceğim en uygun insan olacağım.  Biliyorum, o gün de gelecektir. Her yarın gibi…

...

21 yaşındayım ve şimdiye kadar yaşadıklarımın, aslında hayatın ta kendisi olduğunun farkına az önce vardım! Beklentilerle, arayışlarla, isteklerle, “ama”larla, “belki”lerle…  geçen yıllardan sonra dönüp geriye bakıyorum da; o kadar çok şey kaçırmışım ki…
Sürekli gelecek için endişelenerek, “şimdi”yi kaçıran ben, sanırım gerçeklerle yüzleşiyorum. Bu endişeler yersiz; daha birkaç gün önce kaderin nasıl da ipleri elinde tuttuğunu bir kez daha görmedim mi? Yapılan planlar, beklentiler vs. yersiz.  Çünkü,  gelecek için yapabileceğimiz tek şey, elimizden geleni yapıp beklemek. Zaten, “acaba” ve “keşke” de anlamını yitiriyor işin içine tevekkül girince.  Endişeler boşuna, her şey olacağına varıyor ne de olsa…

'eskilerden'

Wednesday, June 23, 2010

s96 .

*
hatırladığı kadarıylaymış..
ki kimisi dem vurur ya hafızasından,
över aralıksız  fillerle olan benzerliğini..
işte ondaki de buna benziyordu tamamıyla..
dediğinin fazlası yok eksiği vardı sürekli ..
vardı da, bense tüm yetersizliğimle bunu ona nasıl dedim,
ona şaşırıyorum..
 ..
**
“nerede tükettin ömrünü? 
bir hareketin hatırası, 
bir tutkunun işareti, 
bir maceranın parıltısı, 
güzel ve firari bir cinnet 
– geçmişinde bunların hiçbiri yok; 
hiçbir sayıklama senin ismini taşımıyor, 
seni hiçbir zaaf onurlandırmıyor. 
iz bırakmadan kayıp gittin; 
senin rüyan neydi peki?”
..
*
uyku.. güzel uyku..
ama rüyasız yatılanı payıma düşen.
rüyalar ise bir yerlerde yağmurdan kaçan
sivrisineklerin kanatlarıyla sınırlı başkaları için..
yazın bir ses duymasınlar hemen gözleri aralanıyor..
tenlerinden birileri usul usul besleniyor.
farkediyorlar ama uyumaya devam ediyorlar
gördükleri rüyalarında.
ama bölük,
ama pörçük.
..
''senin rüyan neydi peki?''..
çürümenin kitabı.**
çürüyene hitabı.*

Wednesday, May 12, 2010

il me semble que je serais toujours bien là où je ne suis pas *

put no limits on the words
..
simply to live, that is my plan
..
in a city that breaks us
..
i will say nothing
..
i can tell that the shadow likes you still
..
like the memory, my heart keeps remembering
..
simply to live, that was my plan
..
and i will say nothing .

her hastanın yatak değiştirme tutkusuna kapıldığı bir hastanedir bu yaşam. kimi soba karşısında çekmek ister acısını, kimi pencere kıyısında iyileşeceğini sanır. öyle sanıyorum ki benim mutlu olacağım yer hep bulunmadığım yer olacaktır.. ya da daha açık söylemek gerekirse: bulunmadığım yer, kendim olduğum yerdir.

dinle, oku, yazama .
nerede değilsem orada iyi olacakmışım gibi gelir ya * ..
terasa çıkıp güneşlenmek gibi ..
bi kere dikkatli bakmak yeterliyken maviliğe ,
gözlerini kapatır ve şenzloğa kilitlersin ya parmaklarını
gökyüzüne düşmek fikri korkutur seni
hani ne kadar düşeceğini bilememek ,
seni yavaşlatıcak, tutunabileceğin bir yer olmaması fikri
kesin canıma okur gibi ..
hani neredeyse tutup güzel bir şeyler yazacağım
uzandığım yerden ..
yaşam başka yerde olduğundan mıdır korkum
ya melekler düşerse yerçekiminin tersine diye ..
madem korkuyosun yüksekten bahsetme sen de ..
yaşam başka yerde olduğundandır elbet . 
belki renk almışımdır gibi
çok sıcaksa güneşin yakınları ..
yarın 30 derece gibi ..

Sunday, May 09, 2010

jospi .

sakladıklarımı görmene gerek yok jospi.
..
bazılarımız durdukları yerde öldüğünü söylüyor .
( dünya boktan , sen tamsın , kurduğun cümle eksik )
bazılarımızda eski yıpranmış bir hatırayı
korumak için apışıp kalmış bir çatı .
( sanki eline alsan , yapacaksın gibi .)
..
bu dünyada insan dediğin ikiye ayrılır jospi
bir : ayrılıktan sonra hiçbir şey olmamış gibi
davranan medeniler ; bir : atlarına davranan
barbarlar . onlar atlarını çöle , topuğunu dikene sürerler .
..
bilesin , sultan sazlığı'ında boynu eğri bir kuşun
ince boynuna yediği kurşun gibi hainiz hepimiz .
şehirlerimizde bizim birbirimize verdiğimiz sözler jospi ,
ohooooooo ...
..
yalan dünya , pıtraklı memleket !
bu dünyada insan dediğin ikiye ayrılı jospi .

..

















bütün günüme bütün güneş düşse ne olur,
ne yazar üstümden bulut bütün yürüse
bir tutmuyor beni, ayrılıyorum ikiye.
..
sakladıklarımı görmene gerek yok jospi.


- jospi ; bir garip iguanoğlan .. ne işim var benim burada der gibi bakıyosun ya , ne diyim haklısın .
yanlış , çok yanlış . 

Wednesday, April 28, 2010

blog .

 '' sana güvenmiyorum .''

Tuesday, April 27, 2010

time is nothing .

hayal edebilesin diye , 
zamanı geldiğinde hazırlıklı olmayasın diye , 
o zaman olacağı gibi olsun diye , 
daha fazlasını söyleyemeyeceğim . 
birbirimizi tekrar göreceğiz . 
o zamana kadar dolu dolu yaşa . 
çok güzel olan bu dünyada var olduğunu hisset ... 
hava karardi ve ben çok yorgunum . 
seni seviyorum , 
daima ... 
zamanın hiçbir önemi yok .






time stops .
[ ]

Sunday, April 25, 2010

what you seek is seeking you* .

' şu an ne çıkarsa ağzımdan saçmalayacağım '
dedi adamlardan biri ..
'susmak en zordur hep benim için
ama konuşamadığımı öğrendiğimden 
beri kolayına kaçıyorum bende ' ..
..
'' ben sadece yola çıkabiliyorum ''
dedi diğeri,
''kalabalığın arasına giriyorum 
hiç bir zaman onlardan biri olamayacağımı 
öğrendiğimden beri '' ..
..
*rumi.

Saturday, April 17, 2010

mungan'a sorulmayacak soru .

uzun uzun yazmaya gerek yok
rahatsız etmeye de
nasıl olduğunu merak ediyorum
sadece .

herkesvebirkaçkişi'den.
sele kapilan her zaman birkaç kisi ...
kiminin hayatı yalnızca unutkanlıktan ...
kimi ayrılamaz karanlıktan ...

de ki ..
suyun içinde dibe çekiliyor gibi hissedeceksin
ilkin güzellikler siliniyor gibi hissettiriyor
güzel hiç bir şey kalmadı diyorsun
sonra
kendimi kandırdığıma inanamıyorum galiba
gelecek ..
daha sonrası bende bilmiyorum
henüz okumadım
bitmesin diye eski sayfaları
tekrar tekrar okuyorum
çevirmiyorum bir şekilde işte ..
evet yanlış farkındayım .

unuttum diyorsun bir gün .
anımsamak için
karanlıkta bir dua okuyorsun
kendine 
gülümsüyorsun .
'hoşgeldin.'

bugün ne yapmalıyım
daha da yaşanmaz yapmak için
pamuklar içindeki
ağrısız hayatımı ..
sağlığım var şükretmeliyim
tüm hastalıkları
uzun uzun
atlatıyorum .

herkes acı çekiyor yazılanlara bakılırsa
kimse birbirine acımıyor gördüğüm kadarıyla
kimse acısız yapamıyor anlaşıldığı üzere
ortak kanı ;
kimse kendine acımıyor yahu !
tanrım hepimiz acınacak haldeysek
yukarıdan gördüğün kadarıyla
acımız , kısa ve acısız olsun
amin o halde .

Sunday, April 04, 2010

ek kontenjan.

kırık kalpler kontenjanını tamamen doldurduklarından..
onlar ve acıları. onlar ve kırılganlıkları. 
onlar ve sırları. 
onlar ve kırık kalpleri. 
onlar ve onlar. 
...
siz, 
cam fanuslarının önünde tepinmektesinizdir.
p.m.
----------------------------------------------------------------


sesin kısıldığında
kalın ama dipten çıkıyor..
bu halde
sonuna kadar gelmeden de
anlamını yitiriyor zaten
diyeceklerin karşındakine..
en son denemende
zorluyorsun bir de
çatlıyor güzelcene,
sonra gelip
çocuğun biri
konuşuyor senin
yerine
bir kaç gün..
geçiyor.

Monday, March 15, 2010

hayat ve anlamı.

geçen haftadan beri hayatımın pek bir anlamı yok gibi geliyor. ne yazılarımı okutacağım birisi, ne sabah güldüğümüz birisi, ne de balkonda kuşları yemlediğimiz birisi var yanımda. yok yani. işin en fenası da bu yok oluşun, tam anlamıyla bi yok oluş halinde gerçekleşmesi oldu. gayet güzel kahvaltı ederken, birlikte türk kahvesi için tek bir sigarayı ortaklaşa tüttürürken birden akşam oluyor, evde kimseler yok. çat! şimdi evde iki kişi kaldık. kedimiz tortor da bu vesileyle üzerime kaldı. yokluk kendisini zamanla hissettiren bir şey. varken olanı hissetmiyorsunuz, yokken de olmayanı hissediyorsunuz, garip. kısa sürede çok üzüldüm.
üzülmemin sebeplerini düşündüm biraz. insan çok sevdiği birisini kaybedince (bence) birkaç şeyden dolayı üzülüyor. ben artık onunla bi şeyler paylaşamayacak olmama üzüldüm. kumda kendisini temizleyen bir serçe, suyun dibinden giden bi balık sürüsü gördüğümde artık gösterecek kimsem yok. çok yalnızım. ama arkadaşlar iyidir, beni yalnız bırakmıyorlar. yalnız kaldığınız her an bi takım anılar çıt, çıt ya da güm güm şeklinde kafanızın içinde patlayıveriyor. geceleri uyumak çok zor. içki de içmediğimden, uyumak için alternatif tıbbın tüm bileşenlerini devreye sokuyorum.
gözlerimi bilinçli olarak kapatmak istemediğimden yapılabilecek en sıradan şeyi yapı tv’ye bakarken ekran karşısında sızıyorum. sabah kalkış kısmı daha fena. uyandıktan sonra yatak keyfi diye bir şey yok. zaten yatakta keyif yapacak bi şey de yok. sabahın köründe kargalarla birlikte oturup bok yemeye başlıyorum ben de. ne yapalım, hiçbir şeyi değiştiremiyoruz ne de olsa. ‘hayat devam ediyor’ filan diyorlar ama benim için aslında hayat pek devam etmiyor şu sıralar. neyi devam etsin? benim için hayat yeniden başlıyor şu anda sanırım. hem de sıfırdan.
sevindiğim şeyler de var. son bir yılı reklam ajansındaki işimden ayrılıp evde nursel’le birlikte geçirmiş olmamız beni en çok rahatlatan şeylerden biri. ortalama insanlardan çok daha fazla birlikte ve mutluyduk son bir yıl içinde. evde sabahtan akşama oturup, ağaçlara bulutlara, tortor’a bakıp gülüyorduk. çok mutluyduk, gerçekten. çoğu insanın yaşayamayacağı kadar mutluluk yaşadım son bir senede. ne yazık ki mutluluk da elektrik gibi bir yere istiflenmesi zor bi duygu. şimdi o mutluluk anları anı olarak suratıma kapanıyor. yalnızlığın bir başka karanlık tarafı da ortaya çıkıyor böylece; karşılaşmalar.
sabahtan akşama çevremdeki birçok şeyde birlikte yaşadığım, eğlendiğim ve mutlu olduğum insanı görüyorum ister istemez. neyse ki şimdi kendisini heybeli’ye bıraktık. bir süre sonra o da adanın bir parçası olacak, heybeli’ye her gittiğimde belki de enseme konan bir sinek, topraktan çıkan bir çiçek, ağacın tekinde ekşi bi erik ya da peşimden gelen yavru bi kedi olacak. şimdilik beklemekte yarar var. hiçbir şey kaybolmuyor, bu da bir gerçek.
hep çok şanslı olduğumu düşünürdüm. hâlâ da düşünüyorum galiba. hep istediğim işi yaptım, beni sıkan protokollere, ıvıra zıvıra bulaşmadım, zora gelmedim, her işim iyi gitti... ama geçen haftaki bomba biraz fena patladı bende. şu anda evrensel şans skalasında eksilere düştüm sanırım. bundan sonrası yukarı çıkış olabilir sadece.
‘küçük şeylerle mutlu olmayı bilmek lazım’ gibi zırvalar vardır ya, işte biz aynen o laflardaki gibiydik. küçük ama mutlu bi hayatımız vardı. dolaptan kestiğim bi parça kaşar peynirine sevinirdi. susadığı zaman götürdüğüm bi bardak suyun yüzünde yarattığı mutluluğu görmeniz gerekirdi beni anlamanız için. sabahları sağlıklı olalım diye tek bi aspirini içip “şimdi mükemmel olduk” diye salak salak sevinirdik. bahar geldiğinde balkonu çevreleyen ağaçların yaprakları yeşerip her yer yemyeşil olduğunda dünyanın en mutlu ikilisi olurduk. insan burnuna çin yağı sürüp uyuyacak diye sevinir mi? bazısı seviniyormuş, o da bana denk gelmiş. şans işi işte.
bir yandan da birbirimize hiç benzemezdik. zevklerimiz çok farklıydı ama bana her zaman yeni bir şeyler gösterirdi. insan olmayı, çevremi sevmeyi nursel’den öğreniyordum, daha da alacak çok dersim vardı. krediler tamamlanmadan kaçtı gitti, bizim krediler de yandı badem oldu. daha öğrenecek çok şeyim vardı.
beni hayata bağlayan şeydi kendisi. o gidince iyice saçma sapan bir insan olacağım gibi hissediyorum. bana kızacak, yaptıklarıma laf edecek ya da beni çekip çevirecek birisi yok şimdi. dımdızlak kaldım evde, bir de kucağımda tortor var, mal gibi salonda kanepede oturuyoruz, ağaçların gölgelerine bakıyoruz işte.
durum böyle olunca hayatın da anlamını görmeye başlıyorum ağırdan. hayatımızın anlamı anılarımızmış, onu fark ediyorum bi kez daha. güneş doğuyor, güneş batıyor, haberlerde saçma sapan şeyler, iş yerindeki sıkıntılar, kişisel çekişmeler filan acayip fasa fisoymuş,
bi kere daha ayılıyorsunuz. ama narkozdan hızlı çıkmak da bi kafa yapıyor. anlamsızlık içinde buluyorum kendimi sık sık. evinde oturan ve yaşadığı hayatın bomboş olduğunu gören bir emekli gibiyim. tek farkım çok güzel yaşadım, geçen haftaya kadar da kazasız belasız geldiydik. naapalım, piyango bu sefer bana çıktı, yarın başkasına çıkacak, sonraki gün de bir başkasına. çekiliş hep devam edecek.
bi fotoğraf filan koymak istiyordum ama hiçbir şeye bakamıyorum. zaten tüm fotoğraflar benim aklımda. zamanla çıt çıt açılıyorlar. şimdi onlara bakmak için çok erken.
karşılaşmalar, eşyalar ve yerler en fenası. ama her şey ilk seferinde çok acıtıyor insanın içini. aynı yerden ikinci geçişinizde sadece içinizde bi sıcaklık kalıyor. bakalım ne olacak? hayatımın en büyük darbesinden sonra ne kadar sıcak beni kurtaracak bilemiyorum. yalnızlık sıcak bi şey değil, onu çok iyi biliyorum.
geçen hafta tam da şu satırları yazdığım sırada yanımdan gitti, artık yok. yani var ama, yok. üzücü ama gerçek, ne yapalım?
şimdi arkadaşlarla daha fazla zaman geçirilecek, onlarla da güzel anlar paylaşılacak, mutlu yaşamaya devam edilecek. mutlu olmaktan başka yapacak bir şey yok. yani var ama, yok.
k.s.
..
en bencilinden bir gözyaşı nursel'e her kim oluyorsam..
evet yaşamak bir sanat. hem art hem leben ikisi bir arada..

Tuesday, March 02, 2010

time lapse recordings.

  koordinatlar..
 a moth who just wants to share your light
dünyanın en boş işi farkındayım mekana bir bakıp çıkıcaktım diyerek kandırıyorum kendimi..
'You're incapable of telling the truth..' neyse yarın akşam o da bitiyormuş. şükürler olsun.
..gelmekte olan bahar bir ayindir. evet, biri bahar dedi.. evet, duydum.. su ister misin? yüzünün rengi attı birden. 
..
ha bir de şu var unuturum belki sonra diye bulunsun..
ali :biz şimdi ibne miyiz ?
ramazan: hayır biz sadece aşığız.
p.m.
.. sonra birden gözüm seğirdi, bu kadar açık aslında. çözücem ya kendi başıma aklımı seveyim.. bok çözersin.

Monday, March 01, 2010

yaz/boz.

akşam konuşmuştuk binlerce defa aynı şeylerin üzerinden zevk olsun diye geçerken.. ve yine aynı öğütler -haklısın-larla savuşturduğum yine, o da biliyordur ya işe yaramadığını ama işte iyi niyet böyle bir şey olsa gerek..   
................................................................................
ceplerime ağırlığımca taş koyup açılsam yeridir yazı beklemeden, boğulmayı beceremem gider kulaç atarım  gibime geliyor kıyıya varana kadar.. kendimi bilmiyor muyum ben.. bu neyin hırsıdır bir çözsem kendimde.. ya.
"dibi biliyorum diyor
en kalın köklerimle onu yokluyorum
siz ondan korkarsınız
ben korkmuyorum,daha önce dibe vurdum
s.p.
-------------------------------------------------------
bu geçen  haftalar boyunca çok döndü kafamda mesela..
canavarlar çocuklarına  bıraktıkları utancı hiç düşünmezlermiş ve bu utanç kişiliklerinin bir parçası olurmuş küçük bedenlerin.
-------------------------------------------------------------------
 'son' kullanma tarihi..devam etmek için F8'e basınız..(might?)
--------------------------------------------------------------------
bu,onu hissettiğinde ellerinin arasına alıp olanca gücünle sıkmak.. umutsuzluktan içine  işlemediğini kendine savunamayacak kadar avuçlarınla küçültebildiğin kadarına küçültmek,arada bir atıp atmadığını kontrol ederken,bir kum tanesine dönüştürmek içindekini..yağmayacak bir yağmuru beklemek,uyanamayacağın bahçe de ismini bile hatırlamıyorsun ama bulabileceğini biliyorsun o ara sokağı..(papillon)
------------------------------------------------------------------
7. söylemesi bile güzel . hala..
------------------------------------------------------------------
 alıntım.
aynı döngülerin hayatınızı kısırlaştırdığını düşünürken artık her şeyden  sıkılıp öğrendiğiniz onca teorinizi birer birer hayata geçirmiş olmanıza ve ne olursa olsun bir gün hayatınızda herşeyin istediğiniz gibi olacağını düşünmenize rağmen bir şeyler aklınızı içten içe kemiriyor değil mi bugünlerde..insanların yaşarken sahip olabileceği en büyük eksikliği elimde tuttuğumu söylesem  şu an size;öğrenmiş,yaşamış ama devam ettirememiş oldukları tek şeyi içlerinde..
evet içindeydim o deliliğin, bu deliliği yaşamadan mutlu olmayı düşünebilmek, hayalini bile kurmak imkansızdı  çünkü. gerçekleşmediğini gördüğünde hayaller kurmayı bıraktığını söyleyen birine hayallerinizden bahsetmek.. koşulsuz inanmak bir şeyleri değiştirebileceğinize, her gerçekleşen olayın bir anlamı olduğundan yola çıkarak nerede, neden, ne kadar durduğunuzla ilgili bahsettiğim şey.
--------------------------------------------------------
bağlanmamış kalsın mümkünse.. çünkü elimde bağlayabilecek 'son'larım yok benim, hiç olacak gibi de görünmüyor şu oturduğum ekranın başından..
şubat bitti ya bir şekilde, güya kısaydı..
......
ve wet tears..
buna içilir.smirnoff. sek mümkünse.
özetle ve gururla diyebilirim ki 
i'm fucked up now..

Thursday, February 25, 2010

minimal öyküler.

-ne iyilik, ne kötülük.sen ve ben,yalnızca,dedi kadın.
-bu cennet mi,yoksa cehennem mi oluyor? dedi adam.
-araf, dedi kadın.
-orda da sevişilir mi? dedi adam.
f.e.

Monday, February 22, 2010

alone with everybody.

the flesh covers the bone
and they put a mind
in there and sometimes a soul,
and the women break vases against the walls
and the men drink too much
and nobody finds the one
but keep looking
crawling in and out of beds.
flesh covers the bone and the flesh searches
for more than flesh.

there's no chance at all:
we are all trapped by a singular fate. 

nobody ever finds the one.

the city dumps fill
the junkyards fill
the madhouses fill
the hospitals fill
the graveyards fill 

nothing else fills.

c.b.

Sunday, February 21, 2010

adsızmış.

ağlama, ağlamak biraz öteye kaçmaktır.
ağlamak, hüzünle anlaşmak,
ve kucaklaşmaktır.
ağlamak  sığınmaktır ne olsa,
avuç açmaktır
uzak da olsa, yakın da olsa
biraz onu öteye itmektir.
kişinin en kolay mutsuzluğu
ağlamaktır, geçiştirir umutsuzluğu.
daha zoru var, susmak zor
susmak bir ağaç, dallarında,
susmak, ağlamaları da tutuyor..


ilk defa rahatlatamadı,olduramadı,beğendiremedi kendime okuduğumu..kapandım kulaklarımın üstüne..
her daim yaralayan..temizlenmek gibi ama değil.
olmaz.
Free Hit Counter